Daldan Dala..

Kategori: Benim "Açı"mdan, Eğlence, Film, Ordan Burdan — 28 April 2008, Monday @ 20:03

Tatil nedir? Nasıl geçirilmelidir? Ne yapılmalıdır ki tatilden en güzel şekilde fayda sağlanabilsin? Bu yaşıma geldim, bunca tatil geçirdim hâlâ şu soruların cevaplarını doğru dürüst bulamadım..

1 haftalık bahar tatilim bugün itibariyle bitmiş bulunuyor. :ühüh: Tatiller bana yarıyor mu yoksa beni daha mı fena yapıyor anlayamıyorum. :hıı: Tatil yapmazsam delirecek gibi oluyorum o yoğunluk içinde. Belki de o kadar yoğun olmamam gerekiyor; bunu bu hâle ben getiriyorum. Tatil yaptığım zaman da iyice abartıyorum ve tatilde yapmayı planladığım hiçbir şeyi yapamıyorum. Neden? Bilmiyorum. :hmm:

Tatilin tadı damağımda kaldı. Hâlâ tadını almak için damağımı zorlasam da artık çok geç.. Haziran’a az kaldı diye kendimi avutuyorum. Finallerden sonra rahatım. Staj konusunu katmazsak tabi..

Bu ıvır zıvır hakkında odamda oturmuş kendi kendime söylenirken, hatta söylenme evresini aşıp kendi kendime bağırınırken ve kafamı duvarlara vurma kıvamına gelirken birdenbire eski çağlarda yaşamayı diledim. Ama anlık bir şeydi. Neden mi anlık? Çünkü düşündüm..

Eski, çooook eski çağlarda ne yapıyorlardı? Soruyu kendim cevaplayacağım izlenimi vermiş bir cümle bu; ama ben ciddi anlamda soruyorum:

- Mesela en basiti, dişlerini nasıl fırçalıyorlardı diye aklıma bir soru geldi. Diş macunu yok, bir şey bulsalar bile dişlerini yeterince temizleyemezler.
- Saçlarını nasıl kesiyorlardı? Ne bulurlarsa ellerine alıp saçlarına abuk subuk şekiller vermek zorunda kalıyorlardır muhtemelen. Ne fön var, ne jöle var, ne tarak ne fırça ohoooo..
- Neskafe yok, dondurma yok, çeşit çeşit lezzetli abur cuburu bulmamışlar. Hayat mıymış onlarınkisi bee?!?!
- Parfüm veya parfüm ürünleri kullanmadan nasıl durulabilir diye düşünüyorum. Sizi bilmem ama ben parfümden çok etkileniyorum. Daha önce “Parfüm ==> İnsanı Rezil de Eder; Vezir de..” adlı yazımda belirttiğim üzere..
- Müziksiz nasıl durabiliyorlardı? Biliyorum, bir şeyin varlığına alışmazsan onun yokluğunu hissedemezsin. Kimbilir şu anda bizim bilmediğimiz, bizden çok sonra üretilmiş olacak neler var. O zamanki insanlar da bizim için “bu”nsuz nasıl yaşıyorlardı diyecekler.. Film diye bir şeyin olmaması da ne büyük eksiklik! Sadece son 1 haftada “tatilimi Hollywood’da geçirdim” diyecek kadar çok film seyrettiğimden olsa gerek onsuz bir hayat nasıl olur düşünmek bile istemiyorum. Gerçi o insanların kendileri filmdiler. Bugün bizim önümüze her şey hazır geliyor. Birileri tarafından üretiliyor, hazırlanıyor, bize sadece satın almak düşüyor. Ama onlar bütün kişisel ihtiyaçlarını kendileri karşılamak zorundalardı. Düşündüm de, böyle bir belgesel seyretmeyi çok isterdim.. Müziğe gelince, onlar doğanın sesini dinliyorlardı. Bu çok daha huzur verici olabiliyor bazen. Bugün sokakta yürürken kulaklığımı takmazsam dinleyeceğim şeyleri sayayım hemen:
==>yolda kavga eden kadınların sesi
==>arabaların insanı sağır ve hasta eden korna sesleri
==>şoförlerin gerekirse arabadan çıkıp birbirlerine saydıkları küfürler vs vs.
August RushAma o zamanlarda doğanın sesini dinlemek mümkündü. Hemen şu noktada aklıma 2 gün önce annemle seyrettiğimiz “August Rush” filmi geldi. Müziğin bu kadar içimizde olduğunu, aslında her an her saniye müzikle birlikte olduğumuzu ve müziğin hayatımıza kattığı anlamı o kadar güzel anlatıyor ki.. Bana kazandırdığı “Something Inside” isimli muhteşem şarkı da cabası. Filmlerde gerçeklik payı arayanlar için söylemeliyim ki, filmin masalsı yönü ağır basıyor. Ayaklarınız yere basarken seyretmemeniz, çok gerçekçi olmamanız gerek. Hıncal Uluç televizyonda August Rush hakkında konuştuktan sonra annem bana öyle bir “Tuğççeeeee bu filmi kesinlikle seyretmeliyiz” bakışı fırlattı ki.. Konuşmadan sonra ağzımdan akan suları silip anneme katıldığımı söylemem baya bi zamanımı aldı. İyi ki de Hıncal Uluç’u dinleyip seyretmişiz bu filmi. Zaten 4-5 ay önce köşe yazılarından bir tanesinde “Heroes of China” gösterisini öyle bir tanıtmıştı ki o gösteriye gitmeden de rahat edemedik. O ne derse biz onu yapıyoruz anlayacağınız :Ç

Yarın evimizde badana başlıyor. Ben de Şile’ye, okulumun ve yurdumun sıcak kollarına koşuyorum. Badana madana bizi bozar..
DİPNOT: [Cem, sonunda 10 Things I Hate About You‘yu seyrederek senin de benden nefret etmenin 10. sebebini listeden çıkarmış oldum :Ä]

Blog hayatımın (!) en daldan dala atlayan, en aşure kıvamında yazısını yazmış bulunuyorum. Aç karna okumayın. Yoksa geç mi kaldım? ^o)

The Pursuit Of Happyness

Kategori: Benim "Açı"mdan, Eğlence, Film — 22 April 2008, Tuesday @ 23:08

Bilmiyorum ne kadar zaman oldu yazmayalı. Bilmek de istemiyorum. Bu kadar sevdiğim bir işten ne kadar uzun süre koptuğumu hesaplamak istemiyorum. Bir çok şeyle uğraştım, belki gerekli belki gereksiz. Ama bütün angaryalardan sonra anladım ki insanın hobilerine kesinlikle zaman ayırması gerekiyor. Yazı yazmak için şu klavyenin başına oturduğumda bir mutluluk ve huzur kapladı içimi sevdiğim bir şey yaptığım için. Belki de yaklaşık 1 ay önce seyrettiğim ve ÇOK sevdiğim bir filmi anlatacağım içindir. “çok” kelimesini hem büyük yazıp hem de koyu yaptığıma göre uzun bir yazı olacak, şimdiden sabır diliyorum.
Filmimizin adı “The Pursuit of Happyness“. Türkçe’ye “Umudunu Kaybetme” diye çevrilmiş; ama kesinlikle yanlış bir çeviri. Sebebi kelime çevirisinden çok filmin içeriği ve mesajıyla ilgili. Chris Gardner karakterini canlandıran Will Smith başrolde. Aslında ben Will Smith’i hiç ama hiç sevmezdim. Gerçi ne şarkılarını dinlemiştim; ne de filmlerinden birine gitmiştim. Yine de önyargı dedikleri bu olsa gerek çok itici geliyordu bana ve onun oyunculuk kabiliyeti olacağına pek inanmıyordum. Fakat bu sene fikrim tamamen değişti. “I Am Legend” ile ilgimi çekti ve beğenimi topladı; “The Pursuit of Happyness” ile beni kendisine hayran bıraktı.

Filmde, hayatta kalmak ve ailesine bakabilmek için var gücüyle çalışan -yoksa yok gücüyle bile çalışan mı demeliyim- azimli, olağanüstü çalışkan, zeki ve kararlı bir adam olan Chris’in hikâyesi anlatılıyor. Bir zamanlar onu zengin eden makine satma işi artık makineleri kimse almadığından onu beş parasız bırakıyor ve karısını, parasını, evini bu yüzden kaybediyor. Her şeyini kaybediyor ama bir oğlunu ve umudunu kaybetmiyor. Oğlu dediğim sevimli bıcırık da Will Smith’in gerçek oğlu Jaden Smith. Aslında gerçek karı-kocanın veya gerçek baba-oğulun filmde oynaması gerçekten riskli. Fakat Jaden Smith rolünün hakkını öyle bir vermiş ki insanın ağzı açık kalıyor kal: Hele bazı sahnelerde babası onu azarladığı zaman ağlamaklı olması veya ona öğütler verdiği zaman pür dikkat dinlemesi belki de öz oğlu olduğundan daha bile gerçekçi. Sonuçta gerçek babasının tepkilerine ondan daha iyi ve gerçekçi cevap verecek başka bir çocuk bulunamazdı.

Gerçek bir hayat hikâyesinden uyarlanmış bir film olması filmin inandırıcılığını arttırıyor diyebilirim. Ama bunu derken bir yandan da filmi izlerken bazı olaylara inanmakta ne kadar zorlandığımı saklayamayacağımı söylemek isterim. Yani bu adamın başına gelenler ne pişmiş, ne çiğ, ne haşlanmış ne de kızarmış tavuğun başına gelir. Bütün bu talihsiz olaylar bazı şeyleri sorgulamamı sağladı. Mesela adamın karısı onu neden terk etti? Adam para kazanırken, işleri yolundayken her şey iyi güzel de zor zamanlarda insan sevdiğini bırakıp gider mi? Çoğu filmde görüyorum bunu ve beni çok rahatsız ediyor. Hayatını birleştirdiğin ve birlikte bir çocuk dünyaya getirdiğin birini bu kadar zor zamanda nasıl bırakabilirsin aklım almıyor. O zor zamanları birlikte aşmaya çalışmamak neden? Buradaki kadına “Cinderella Men“deki Russell Crowe’un canlandırdığı karakterin karısını örnek göstermek isterdim.Çünkü o filmde beni çok etkileyen olaylardan biri de beş kuruşsuz zamanlarında karı-koca arasındaki dayanışma ve duygusal bağlardı.

Bunun yanında, Chris’i hiç yalnız bırakmayan, onu sorgulamadan ve yargılamadan takip eden oğlu Christopher filmde sadakatin ve umudun simgesi adeta. Bu yönüyle bana De Sica’nın “Bisiklet Hırsızları” filmindeki “Bruno” karakterini hatırlattı. Kendileri dönem sonu proje filmim olduğundan tarafımdan en ince ayrıntısına kadar izlenilmiştir ve tavsiye edilmektedir. Bunun yanı sıra, Chris’in inanılmaz zor durumda olduğu zamanlarda kendisinden çok oğlunun bu durumu nasıl atlatacağını düşünüp bir oyun havasında olayları atlatmaya çalışması da “Life is Beautiful” (Hayat Güzeldir) filmini anımsattı bana. “The Pursuit of Happyness” filmiyle bağdaştırdığım bu 3 filmin o kadar çok ortak yanı var ki, seyredince siz de anlayacaksınız.

Bu filmde dikkatimi çeken diğer bir şey ise bazen saniyelik karelerin birden çok şey anlatması. Tek bir saniyeye o kadar çok duygu ve anlam sığdırılmış ki kitapla sinemanın farkı burada açığa çıkıyor. O tek bir saniyelik iletiyi kitapta onlarca sayfa yazmak mümkün. Uzun zamandan beri ağladığım ilk film diyebilirim. Bir çok sahnesinde gözlerim dolarak, gerçekten kendimi filmin içinde onları yaşıyor hâlde bularak seyrettim bu filmi.. :ühüh: Belki siz benim kadar etkilenmeyeceksiniz, belki de Tuğçe’nin anlattığı kadar yokmuş diyeceksiniz -sanmıyorum ya :)- ama benim inandığım bir şey var; o da insanın doğru zamanda doğru filmi seyretmesi. Bu ne demek? Belli bir duyguyu veya olayı yaşadığın bir süreçte onunla ilgili bir film seyredersen daha çok duygulanıyorsun. Aynı şey şarkılar için de geçerli. Sevginiz karşılıksızsa karşılıksız aşkların anlatıldığı şarkıları; aldatılmışsanız aldatma ve ihanet üzerine yazılmış şarkıları; birini kaybettiyseniz yas tutan şarkıları daha yürekten dinler ve onlardan daha çok etkilenirsiniz. İşte ben de tam geleceğimle ilgili karar verme aşamasındayken, okulum ve meslek hayatımla ilgili bir sürü şey araştırırken böyle bir film seyrettim ve gerçekten beni çok etkiledi. İş görüşmeleri, sınavlar, stajyerlik vs vs.. Sözün özü, kesinlikle seyretmeniz gereken bir film. Hatta arşivinizde tutup belli aralıklarla seyredebileceğiniz türden. Şahsen, fırsat buldukça belli sahnelerini tekrar tekrar seyrediyorum ve bana gerçekten güç ve çalışma isteği veriyor. Şu anki hâlimden memnun olmamı sağlıyor ve beni mutlu ediyor. Hatta yine canım çekti ben bir kere daha seyredeyim şunu :M

Ben Klonlanırsam?!?!

Kategori: Hayat, Saçmalama — 24 March 2008, Monday @ 23:01

Karar verdim. Kendimi klonlayacağım. Bu, şu anda yaşadığım hayatı büyük ölçüde kolaylaştıracak. Aynı anda birden fazla yerde olmam; birden fazla şey yapmam gerekiyor. Mesela şu anda ayaklarıma inen kara suları seyretmekteyim. Ekonomi asistanlığının bir parçası olaraktan hocalarımız ve birkaç asistan arkadaşımla birlikte uğraştığımız Ekonomi projesiyle ilgili oda oda gezip anket yaptım. Yurt binalarını ve öğrencileri aramızda paylaştık arkadaşlarla. Bu tamamen ayrı bir konu. Daha sonra yurt odalarına gittiğimde nelerle karşılaştığımı, sevgili öğrenci arkadaşlarımın tepkilerini, oda hallerini hepiciğini ama hepiciğini açıklayacağım burada :Ä Şimdi klonlama işine geri dönelim.

Peki ne geçecek elime? Şöyle ki; bir klonum televizyon izlerken bir klonum son çıkan filmi seyredecek, sonra birbirlerine anlatacaklar. Başka bir klonum derslerde tuttuğu notları diğerleriyle paylaşacak veya sınava girme görevi ona kaldıysa diğerleriyle paylaşmasına gerek kalmayacak. Diğer bir klonum ise arkadaşlarıyla buluşup gününü gün edecek. Zaman zaman aralarında kavga çıkacak tabi; ama ben niye varım? Benim görevim de onları toparlamak olur. Nerden geldi bu fikir aklıma bilemiyorum. Sanırım 6′dan 9.30′a kadar merdiven inip çıkan ve öğrencilere anket yapan her aklı başında bireyin aklına gelebilecek bir şey bu. Sonunda kendi odama bile “Merhaba, bir anketimiz vardı” diye girecektim neredeyse.

Her şey iyi güzel de, şu klonlamanın kafamı karıştıran tarafları da var. Mesela demin bir klonum derse gidip not tutar dedim de, acaba ona güvenebilir miyim? :Ç Güzel not tutar mı yoksa her sabah evden çıkmadan önce “bak bugün öğretmeni iyi dinle, iyi not tut” demek zorunda kalır mıyım? Veya hepsi aynı yemekleri mi sevecek? Ya biri salaş pantolon giymeyi severken diğeri abzürd bir etek giyerse? Rezil kepaze ederlerse beni? Veya hangisi kime aşık olacak? Ya her biri farklı birine aşık olursa? kal: Ya bir tanesinin erkek arkadaşı diğerini erkek arkadaşıyla görür de kavga çıkartırsa? Evet, kutluyorum kendimi. Her şeyi bir yana bırakıp da klonlamanın bu etkisini düşünmek gerçekten büyük kabiliyet. Eminim siz de kutluyorsunuzdur.

Her şey bir yana, klonlama işlemi ne zaman gerçekleşecek acaba? Yok mu bir aydınlatacak olan? Yok mu klonlama işlemi yapabilecek bir arkadaş?! :ühüh:

[Cem, gerçekten dediğin kadar varmış. Sitemin son güncellemesine hayran kaldım. Yazdıkça yazasım geldi ama burada bitirmek zorundayım. Tişkür ederim :M ]

Kim O?

Kategori: Benim "Açı"mdan, Hayat, Saçmalama — 12 March 2008, Wednesday @ 18:17

Bugün 3 saat üst üste olan Modern Avrupa Tarihi dersinde not almaktan elim kolum sırtım ağrımış, dikkatle dinlemekten lenslerim kurumuş bir şekilde dersin ikinci arasında elimi yüzümü yıkamaya gittim. Yıkadım yıkamasına; amma ve lâkin kâğıt havlu yoktu. Ben de tuvaletlerden birinden tuvalet kâğıdı alayım dedim. Kapıyı yavaşça vurdum. İçerden gelen ses:

- Kim o?

Ben öyle bir kalmışım ki yanımdaki kız bu cevaptan çok benim surat ifademe gülüyordu sanırım. “Benim Tuğçe” mi demeliydim? Aslında her ne kadar “abla, senin siparişleri getirdiydim” demek için ölüp bitsem de terbiyem müsaade etmediğinden yapamadım. Çok ilginç bir tecrübeydi..

İDEAL ERKEK

Kategori: Hayat — 3 March 2008, Monday @ 20:56

Kaçımız günlük hayatta böyle bir erkek gördü? Günlük hayatı bırakın, hayatta böyle bir erkek gördü? Haydi hayatı da bıraktım, bari filmlerde görenler ellerini kaldırsın. Ne yazık ki el filan göremiyorum. Bunun sebebi monitörden sizleri görmemin mümkün olmamasından çok, hiçbirimizin böyle bir erkek görmemiş olması. Ne yazık.. Halbuki her erkek potansiyel bir “şekildeki erkek” adayıdır. Tamaaamm, tamaamm gerçeklere dönelim biraz:

Bir kere, bir erkeğin hem romantik, hem becerikli, hem evine/çocuğuna bu kadar bağlı; hem göze hem kalbe hitap eden biri olması olasılığını hesaplamak gerek. Umutlarımı söndürmemek için hiç teşebbüs etmiyorum bile.. Bu şahsiyete dikkatlice baktığımızda, o gözlerden çıkan alevi, “üff bitse de şu fotoğraf çekilme faslı gitsem evde karıyı bi güzel dövsem bunun acısını çıkarsam”, “sen de sus be çocuk çok oldun hee bak patronun çocuğu filan demem alırım ayağımın altına”, “bu yemeğe ne koydum ki böyle bi yanık gibi bir şey kokuyo yaa” deyişini fark edebiliriz.

Bir de diğer taraftan bakalım. Bir bayan olmam, bayan mantığını inkar etmemi engellememeli. Onun için de diyebilirim ki üstün yaratıklar olarak biz, böyle bir erkekte bile kusur buluruz. Örn: “ay çocuk öyle mi tutulur Allah iyiliğini versin e mi! Ver şunu bana ver”-ardından tokat filan-, “ne kadar kabasın, gülü ağzınla mı veriyorsun?!”, “üfff domatesleri doğramamışsın daha yemek böyle mi yapılır” gibi.

Bu arada fotoğrafta bir hata fark ettiniz mi siz de? Nasıl oluyorsa ocağın düğmeleri bize doğru dönük :Ç Belki de adamcağız alttan ayağını uzatıp parmaklarıyla çeviriyordur düğmeyi. Hayır, beklerim ben bu adamdan! :Ä

Sonuç: Bu fotoğraftaki adam dünyalı olamaz. İnanmıyorsanız kulaklarına bakın. Kesin uzaylı kesin.. Ne?! kal: Uzaylı mı?! :hıı: Bi Dakka yaa :hmm: Tabi yaa!! :| Hadi eyvallah, ben bi uzaya çıkıp geliyorum.

Fransız Devrimi’nden Mükemmel Notlar! Gel Vatandaş Geeelll!!!

Kategori: Hayat — 27 February 2008, Wednesday @ 22:22

Uzuuun zamandan beri sanal alemden soyutluyorum kendimi. Gerçek hayatla fazla haşır neşir oldum; beni bozdu. Bize tersmiş öyle tamamen gerçek alemde yaşamak. Sanal ile gerçeği dengelemek lazım.. Döndüm artık.. Bana gelen bütün “nerelerdesin? napıyosun? hiç sesin çıkmıyor?” sorularına cevap veriyorum: “Buradayım! Artık isteseniz de gitmem!:Ä

Yazı yazmamak benim için büyük bir eksiklik, bunu fark ettim. Onun için hemen sarıldım yine klavyeme. Aslında yine erteleyecektim. Ta ki bugünkü “The History of Modern Europe” -Modern Avrupa’nın Tarihi”- dersinde aldığım notları temize geçirmeye teşebbüs edene kadar. Hocamız Asım Karaömerlioğlu bugün Fransız Devrimi ile ilgili bir belgesel seyrettirdi bize. Sınavda bundan da sorumluyduk tabi. Bir yandan izleyip bir yandan not almak her ne kadar zor olsa da annemden aldığım hızlı yazma özelliğim sayesinde bu görevi de başarıyla atlattım :parlak:başarıyla” kelimesine aslında siz karar verin. Lâkin notları temize geçirmeye başlarken cümleleri fazlasıyla kısalttığımı ve belgeselin özünü çıkaracağım diye resmen cılkını çıkardığımı fark ettim. İşte o şaheserden bazı inciler:

“Fransız Devrimi, insanların her şeyi değiştirebileceklerini anladıkları zaman başladı.

Versay Sarayı’nda XVI. Lui evleniyordu. Daha 15 yaşındaydı. Marianne ise 14 yaşındaydı. Bu evliliğin Avusturya ile Fransa ilişkilerini düzelteceği umuluyordu. Düğüm gecesi fırtına vardı. Lui karısına ilgi göstermedi, evlilik bile umrunda değildi.  Fransa’nın siyasi yapısı bozuldu, nüfus artıyordu. [Evet, siyasi yapının bozulmasının sebebi Lui’nin karısına ilgi göstermemesiydi :Ç]

Marianne modaya çok meraklıydı. Saçları, kıyafeti, elbiseleri çok pahalıydı. Kendisine bu yüzden Madam Deficit -Bayan Bütçe Açığı- lâkabı takılmıştı. 7 yıl geçmesine rağmen hala çocuk yapamamışlardı, tahta varis bile bırakamıyordu Lui. Cerrahi müdahaleden sonra ilk çocukları dünyaya geldi. Ama Marianne’in imajını kurtarması kolay değildi. İkisini alay konusu edinen resimler çizildi, ekmekte kıtlık başladı. Fransa felakete sürükleniyordu. Vergiler arttı, yiyecek kıtlığı başladı.

Bir ekmeğin fiyatı neredeyse bir aylık maaşa denk gelince halk ayaklanmaya başladı. Ekonomi bakanı atandı. Habercisi, krala bu isyanları haber verirken “isyan değil, devrim” dedi. Marianne’nin “ekmek yoksa pasta yesinler” dediği ortalıkta dolaşmaya başladı. İlk sıralarda balıkçı kadınlar olmak üzere halk saraya saldırdı. Öfkeli kadınlar Marianne’nin odasını yakıp yıktılar, muhafızları öldürdüler. Marianne Lui’nin odasına kaçtı. İkisi de rehin alındı.

Gazetesinde devrimci karşıtlarına öfkesini belirten Marat, “birkaç kafa koparırsan işler yoluna girer; eğer girmediyse birkaç kafanın daha kopması gerekir” görüşündeydi. Bir sürü kafa kopardı. Devrimi eleştirenler bir yana, devrim hakkında yorum yapmayanların bile toplanıp kafaları kesiliyordu. Danton da “devrim gülsuyuyla yapılmaz” diyordu. Her yerde gizli polisler vardı, şüphelileri topluyorlardı. Ekmeğin fiyatı hala tartışma konusuydu. Saint ile başlayan sokakların isimleri değiştirildi, Robespierre herkesi idama gönderdi. Robespierre “Yüce Varlık Festivali” düzenledi. Mecliste tehdirkâr bir konuşma yaptı. Sonra da idam edildi zaten. Böylece herkesin kafası kesilmiş, idama son verilmiş oldu.

Gerçekten de böyle bir derste başkasından not almak işe yaramaz gibime geliyor. Bu notlarımı gören “bu kız ne saçmalamış böyle?!?” diye kendine sorar ve aklı başında gibi görünen bu kızın aslında delinin teki olduğunu düşünür. Ama ben bunları temize geçirirken aklıma aradaki bağlantılar geliyor ve onları da yazıyorum. Sadece bu haliyle komiğime gitti, aktarayım dedim. Aklıma nedense ilkokulda arkadaşım Gözde’nin günlüğüne bir anımızı şöyle yazdığı geldi:

“Bugün okulda deprem oldu. Tuğçe’lere gittik. Evde kimse yoktu. Dilek ben ve Tuğçe’ydik. Monopoly oynuyorduk. Sonra sallandık. Deprem bitince kirişin altına girdik. Sonra Monopoly’ye devam ettik. Dilek camdan baktı. Camdaki tel düştü. Okullar tatil oldu.” :Ç

Allah’ııımmm şu öğrencilere biraz akıl, biraz fikir!!!

Hayatımız İnternet Olmuş!

Kategori: Benim "Açı"mdan, Bilinç Akışı, Hayat, Saçmalama — 11 February 2008, Monday @ 20:04

Yarıyıl tatili bitti… Bir şey anladım mı? Bu soruyu es geçmek istiyorum mümkünse! :@

Son 1 haftadan beri -belki de daha fazla- internete girmedim. MSN‘i açmadım, Facebook‘a girmedim, kendi siteme bile girmedim. Hatta uzun bir süre maillerimi bile kontrol etmedim. Neden yaptım bunu? Hem internetsiz bir hayatın nasıl olduğunu unuttuğum ve belki de özlediğim için, hem de tatilimi sanal ortamdan çok gerçek ortamda geçirmek istediğim için. Çok değişik sonuçları oldu. Kendimi deney yapmış gibi hissediyorum ve bu deneyin sonuçlarını sıralamak istiyorum:

1) Sanal ortamda alışık olduğumuz hareketlerin gerçek ortamdaki karşılıklarını özlediğimi fark ettim. Bu hareketler kötü bir şeyler ifade etse bile.. Mesela; MSN’de birini engellemenin karşılığı ona bağırmak veya kötü sözler söylemek, Facebook’ta birinin fotoğrafını “tag”lemenin karşılığı buluştuğunuz arkadaşlarla fotoğraf çektirmek, MSN’de birini titreştirmenin karşılığı o kişinin suratına “Heeey beni dinliyor musun?!?!” veya “Kendine gel ve beni dinle” demek, yine MSN’den birine şarkı göndermenin karşılığı o kişinin gözlerine bakarak o şarkıyı söylemek, birine mail göndermenin karşılığı küçük bir zarfa bir şeyler karalayıp onu elden vermek -böylece o kişiyi her hatırlamak istediğinde bilgisayarı açmak zorunda kalmazsınız-, internetten manzara fotoğraflarına bakmanın karşılığı bizzat o yerlere gidip o havayı solumak olabilir.. Özlemişim.. Gerçekten çok özlemişim.
2) Artık hiç kimsenin sizin bir gün bile olsa internete girmemenize olasılık vermediğini fark ettim. MSN’e günler sonra girince daha önce aldığım mesajlar o an yığıldı ve birçoğunda beni rahatsız eden cümleler vardı. Mesela; “Tuuuğğğççeeee!! Nerdesin bak orda olduğunu biliyorum hemen çık“, “Niye cevap vermiyosun bu saatte MSN’de olduğunu biliyorum ayıp ediyosun ama hani konuşacaktık?” veya “Hadi dün girmedin diyelim bugün de mi girmedin dün yazdığım şeyleri görmedin?” gibi cümleler. Yani inanamıyorum.. Elma dersem çık, armut dersem çıkma, açıl susam açıl, damlaya damlaya göl olur tarzında cümleler yazacaklarına o kadar merak ettilerse telefondan arayıverselerdi bu arkadaşlar.. Aslında iyi oldu bir bakıma. Bu sayede “Aaa Tuğçe internetteymiş bi merhaba diyeyim bari” deyip internete girmeyince de cevap vermemekle suçlayanlarla “Ya Tuğçe kaç günden beri yok dur bi arayayım şunu” deyip arayanlar arasındaki farkı da anlamış oldum. Bir de şu olay var: Facebook’a girdiğim zamanlarda çıkmayı unutuyorum ben :Ç Yani sayfa öylece açık duruyor, ben içeride televizyon seyrediyorum, camdan bakıyorum, kitap okuyorum vs vs. Fakat beni Facebook’ta çevrimiçi gören bazı arkadaşlarım “orada olduğunu görüyorum yakaladım seni hahaha” tarzında ilginç bir fikre kapılıyorlar. Şahsen, kendi internet ortamımda kimseden kaçıp saklanmak gibi bir zorunluluğum, zevkli bir şeyi işkence hâline dönüştürmek gibi bir niyetim yok. Bilgisayar başında değilsem değilimdir, cevap vermiyorsam kişisel algılanmasın lütfen..
3) Tatil boyunca akşamları eve gelir gelmez bilgisayara sarılıp sanki biri onu kaçıracakmış veya elimden alacakmış gibi hareket etmek yerine eşofmanlarımı giyip içeride ailemle televizyon seyredip lagaluga yaptım :M Sadece ders programı almak için internete girdim ve o gün delirdim zaten. İnternetten ders programı almak kadar iğrenç bir şey yok! Allah düşmanımın başına vermesin.. Versin mi yoksa? ^o)
4) Her şey iyi hoş da, 1 haftanın sonlarına doğru ellerim titremeye, salyalarım akmaya başladı. Kısmi nöbet geçirdim geçirecektim ki internete zor attım kendimi :) Çünkü her şeyim internette. Her şeyde internete koşuyorum. Mesela; artık sözlük kullanmıyorum ve bilmediğim bir kelime olunca anında ya TDK ya da Seslisözlük yetişiyor imdadıma. Bir film hakkında bir şeyi merak ettiysem IMDB ve Beyazperde ilk baktığım sitelerdir. Bir yerin adresi veya telefonu lâzım olsa hemen internete koşarım. Daha da bir sürü şey.. Yani interneti hayatımdan çıkarmam elbette imkânsız.
Başka sonuçlar varsa da şu anda aklıma gelmiyor; çünkü aklım pek yerinde değil. Yine grip yapacağını yaptı ve tatilde bile beni buldu, bir türlü bırakmıyor. “Artık ayrılmalıyız, ayrı dünyaların insanlarıyız” diyorum, “Seni bırakamam Tuğçe, sen mükemmel bir kızsın, bence biz birbirimiz için yaradılmışız neden anlamak istemiyorsun?” diyor; ben “ama ben seni sevmiyorum tek taraflı bir aşk bu” diyorum, o “neden bana bir şans vermiyorsun” diyor. Şimdilik o kazanıyor gibi, ama onu antibiyotikle aldattığımı öğrenince muhtemelen beni kendi isteğiyle terk edecek..

Sanırım son birkaç cümle akıl sağlığım hakkında bilgi vermiştir sizlere :M Saygılar efenim..

İsteklerim Bitmiyor! Dur Durak Bilmiyor!

Kategori: Benim "Açı"mdan, Eğlence, Saçmalama — 3 February 2008, Sunday @ 17:50

Arkadaşlar, hazır mısınız? Öyleyse batsın bu dünyaa.. değil tabi; öyleyse sizden beklentilerimi bir bir sıralıyorum şimcik:

Akın, öyle bir terazi yap ki nerede tartılırsam tartılayım hep istediğim kiloda göstersin beni. Hatta yerçekimini yok et, o zaman tartılmak gibi bi sorun da kalmaz. Ama o zaman da hem şişman hem de uçan bir kişilik olucam :hıı: Pff, neyse benden bu kadar sen bi çözüm düşün o kadarını da ben düşünsem ben yaparım hıh!

Pınar, öyle bir telefon dizayn et ki, kapalı ortama girince kendiliğinden sesini kısabilsin, toplantı odasına veya sinemaya girince kendiliğinden sessiz olarak ayarlanabilsin. Ayrıca hangi yerde kimin olduğunu da anlayabilsin. Mesela bir kafeye gittik ve birisinin orada olup olmadığını merak ediyoruz. Eğer ordaysa telefonumuz hemen bizi uyarsın ötsün titresin bişeyler yapsın işte! Artık telefon kartından mı anlaşılmasını sağlarsın, uyduyla temasa mı geçersin orası sana kalmış cicim!

Gözde, uyku problemimize kökten biz çözüm bul lütfen. Uyumak istediğimiz zaman hemen uyuyabilelim, uyanmak istediğimiz zaman hemen uyanabilelim. Öyle bir ilaç yap ki, uyku düzenimizi kendimiz belirleyebilelim :ühüh:

Ayça ve Aysun, öyle matematiksel teoriler üzerinde durun ki; bu teorilerle filmlere katkıda bulunun istedim birden. “A Beautiful Mind“, “Good Will Hunting“, “Numb3rs“, “Cube” filmlerinde olduğu gibi.. Hatta yeni teoriler bulun “Ayça teorisi” veya “Aysun teorisi” densin!

Cem, öyle bir program kodla ki, komutları ağzımızla söylediğimiz zaman yerine getirsin. “Evet yavrucum, şimdi Facebook’a gir bakiym” dediğimizde Facebook’a girsin, “Google Talk’tan çık bakiym hımmm” dediğimizde hemen çıksın falan.. Tabi herkesin hitap şekilleri farklı olduğu için o kelimelere duyarlı bir sistem de kurman gerekiyor. Mesela ben daha çok “yavrucum“, “ivit“, “keeesss“, “cicim” vs gibi kelimelerle hitap ederken bir başkası “bitanem“, “gözüm“, “ciğerim“, “eyvallah koçum“, “aslanım benim” gibi tabirleri yeğleyebilir. Herkesin tercihine saygılı olmak lazım..

Cihan, seni sadece Türkiye’de görmek istiyoruz :)

Sera, öyle müzikler yap ki bir ömür boyunca dinle dinle sıkılmayalım. Ne kadar dinlersek dinleyelim eskimesin, aynı heyecanı yaşatsın, aynı tadı versin. Her yaşa, her çağa uysun; tadı damakta kalsın, tadından yenmesin -biraz daha tadından bahsedersem buzdolabına saldıracağım için burada kesiyorum-, baymasın, hep diri, hep canlı kalsın (A)

Buket, yiyip yiyip kilo almamamızı sağlayacak bir liste oluştur bize. Böyle, yiyelim yiyelim hem gıda ihtiyacımız karşılansın, hem mutlu olalım, hem de kilo almayalım. Mümkünse hap icat etmeden gerçekleştir bunu :Ä

Siz bunlara dalmış bütün kuvvetinizle uğraşırken, ben, Burcu ve Fatma sizin paralarınızı bir güzel değerlendiririz (!), merak etmeyin :Ä
[Sözünü etmediğim arkadaşlar alınmasınlar; ya onlardan isteyecek bir şey aklıma gelmemiştir -ki her şeyi istedim zaten daha ne istiym :)- ya da tam olarak neyle uğraştıklarını bilmiyorumdur :M Ekleyeceğiniz veya “ben de bunu yaparım” diyeceğiniz bir şey varsa buyrun :) ]

Next Page »